
DİLİN İKİ EVİ:
GÖÇ, ANADİLİN KAYBI ve YENİDEN KURULAN BİR “AYNADAKİ AVLU”
Lale Vatan
Sosyolog, Karşılaştırmalı Edebiyat Doktoru, Aile Danışmanı ve Eğitimci
Two Houses, Concarneau, Anne Redpath, 1954
Annedilimi belki şehirlerarası trenin lokantasında kaybettim.
Emine Sevgi Özdamar, Annedili
Göçmenlik, yalnızca bir valizi değil, sözcüklerin ritmini de taşımaktır. Anadilin ilk evde bıraktığı izlerle başlayan bu yolculuk, yeni bir dilde aynalı bir avlu kurmaya doğru ilerler. Emine Sevgi Özdamar’ın Annedili ve Aynadaki Avlu öyküleri, göçmen deneyimini kayıp ve yeniden kurma arasındaki iki kutup üzerinden, duyularımız ve hayallerimizle hissedilebilecek bir yolculuğa dönüştürür.
Anadil: İlk Ev, Kayıp ve Sessiz Hüzün
Anadil: İçine doğduğumuz dil. Hatta anne karnında bizi saran amniyotik sıvı aracılığıyla dünyadan bize ulaşan buğulu bir tını. Tekinsizlik (Unheimlichkeit) içinde bizi bekleyen bir Heimat: Bir tür sudan karaya geçiş anı. Annedili ise sanki, annemizin şefkatiyle öğrendiğimiz; kaşıyla, gözüyle, bedeniyle yönergeler aldığımız bir dile benzer. Kırmızı balığın fırlatılan terlikten kaçarkenki telaşında, terazi-lastik-jimnastik döngüsünde, “kapı hakkı, ne alırsın, ne verirsin” dengesinde, ilk sözcüklerimizden bugünümüze dek duygu ve düşünce dünyamızın içinde deneyimle anlam kazanır. Bu nedenle anadil yalnızca bir ev ile dış dünya arasında bir iletişim aracı olarak kalmaz; aynı zamanda bedenin ilk ‘annesel’ evi, dünyayla kurulan ilişkinin sezgisel zemini, içsel bir barınağı da inşa eder.
Göçle birlikte bu evin içindeki eşyalar bir anlığına dağılabilir. Sadece yeni bir ülkeye değil, sözcükler evrenine de varılırken neleri yanımıza aldığımız, valizde önce belirsizce bekler. Tabelalar, sesler, hitap biçimleri ve hatta sessizlikler yabancılaşır. İnsan ancak başka bir dile geçtiğinde yola çıkmadan önceki ilk evi fark eder sanki. Heidegger’in “Dil varlığın evidir” sözü, göçmenlik deneyiminde parçalı bir bedensel gerçekliğe dönüşür; çünkü bu ev artık ne tamamen terk edilebilir ne de eskisi gibi içinde birkaç parça eşyayla yaşanabilir.
Başka bir ülkede yeni bir dil öğrenmek, dili başka bir ebe eşliğinde gerçekleşen ikinci doğuma çağrı gibi düşünülebilir. Çünkü yeni bir dilin içine doğmak, önce sözsüz ve belki hem kendini mimiklerle ifade eden bir bebekleşmeye hem oyunlara kulak veren çocuklaşmaya hem de kendini yeniden kurmaya davet eder. Ancak bu doğumun elbette kusursuz olmasını kimse beklemez. Geçişin en zor anı yeni dilin, “kapı hakkı” istemesidir belki de fakat bu kapıdan girerken en büyük engel yeni bir dili öğrenmek değil, tanımadığımız bir ebeveyne ait dille, Özdamar’ın sözleri ile söyleyecek olursak “yabancı bir dilde çocukluğu olmayan kelimelerle” (2012: 37) karşılaşmamızdır. Anısı olmayan, düşüp dizini kanatmamış, çocuk şarkıları mırıldanmamış, tesellisinin nasıl olacağını bilmediğimiz sözcüklerle bir ev kurma çabası, göçmenin içinde sessiz bir hüzün dolaştırır.
Bu sessiz hüznü Emine Sevgi Özdamar, Annedili öyküsünde açık bir biçimde görünür kılar:
“Dilin kemiği yoktur, onu nereye döndürürsen oraya döner. Döndürülmüş dilimle bu Berlin şehrinde oturuyordum.” (2013: 7). Burada söz konusu olan, yeni bir dili öğrenmenin başarısı değil; anadilin yön değiştirmiş, kesintiye uğramış hâlidir. “Annedilimi hangi anda kaybettiğimi bir bilebilsem” (2013: 9) cümlesi, kaybın ani değil, geriye dönük olarak fark edilen bir süreç olduğunu gösterir. Anadil bir anda yitirilmez; gündelik konuşmanın içinden sessizce çekilir.
Bu çekilme, anneyle kurulan ilişkide bedensel bir karşılık bulur: “Biliyor musun, öyle bir konuşuyorsun ki birdenbire bazı sözleri söylemeden atlıyorsun. (…) Saçlarının yarısını Almanya’da bırakmışsın.” (2013: 7) der annesi öykü anlatıcısına. Burada dil, bedenden eksilen bir parça gibi bırakılmıştır. Saç, ses ve söz aynı anda orada o ilk evde kalır. Annenin annedilinde kurduğu ‘annecümleleri’, artık yalnızca sesin hayaliyle hatırlanabilir. Böylece anlatıda annedilinin kaybı, anavatanın kaybıyla örtüşür: Ziyaret edilebilen ama içinde artık rahatça yaşanamayan o ilk ev.
Aynalı Avlu: Yeniden Kurma, Çoğalma, Genişleme
Dünyada kadim bir alışkanlık var,
Hazine bulmak isteyen ejderhayı devirmelidir.
Emine Sevgi Özdamar, Dededili
Özdamar’ın Annedili öyküsünden 11 yıl sonra kaleme aldığı Aynadaki Avlu anlatısı, bu kaybın ardından gelen bir telafi değil; başka bir dilsel yerleşim biçimini mümkün kılan yaratıcı bir yeniden kurma alanı açar. Özdamar, sürgün edilmiş Türkçe kelimelerini valizine koyup Almancayı Brecht’in satırlarında ararken, dilin ve mekânın iç içe geçtiği edebiyatın içinden yeni bir ev tasarlar. Anlatıda avlu ne bütünüyle içeride ne de tamamen dışarıda olan bir ara-mekân olarak belirir. Aynalar aracılığıyla daire avluya doğru genişletilir:
“Ben de bu daireyi üç aynayla avludaki eve kadar genişletmiştim. (…) Üç ayna bütün pencereleri, bina katlarını ve rahibe evinin bahçesini üç farklı perspektiften topluyordu.” (2012: 20)
Bu aynalar yalnızca görsel bir çoğaltma aracı değil; hem dilsel anlamda metaforik ve anlatıcıya dair varoluşsal bir stratejidir. Sırtını avluya verdiğinde bile, dışarısı aynanın içine yerleştirilir: “Hepimiz o üç aynada burun buruna, hep beraber yaşıyorduk.” (2012: 20) Böylece yabancı olan, içeride çoğaltılarak ve birbirlerini ‘aynalayarak’ yaşanabilir hâle gelir.
Özdamar’ın “Uyandığımda, balkondan avluya değil, aynaya bakıyordum” (2012: 20) cümlesi, bu yön değişimini özetler. Bakış artık dış dünyaya değil, çok katmanlı bir iç mekâna çevrilmiştir. Dil de bu süreçte dışarıdan öğrenilen bir araç olmaktan çıkar; içeride yankılanan, paylaşılan bir yaşantıya dönüşür. “Aynada mutluydum çünkü aynı anda birkaç yerde birden olabiliyordum.” (2012: 23) Bu aynalı avlu, göçmenin bölünmesini değil çoğalmasını ve hatta “mutlu” olmasını mümkün kılar. Türkçe ile Almanca, içerisi ile dışarısı, çocukluk ile yetişkinlik, ölüm ve yaşam burada çatışmadan yan yana durur. Bu alan, diller arasında kurulmuş bir ara alan, bir “Zwischenheimat” gibi bir göçmen coğrafyasına yayılır.
Sonuç Yerine: İki Dil Arasında Yaşamak
Annedili ve Aynadaki Avlu, göçmen deneyimini doğrusal bir “kayıptan iyileşmeye” anlatısı olarak değil; iki kutup arasında salınan bir varoluş biçimi olarak düşünmemizi sağlar. Birinci kutupta anadil, bedende taşınan ama sessizliği de hüznü ve hafızayı da tutan bir anavatan gibi çalışır. İkinci kutupta ise yeni dil, aynalı bir avlu içinde evcilleştirilir; yabancılık halleri içeride çoğaltılarak yaşanabilir kılınır. Göçmen, bu iki kutup arasında ne yalnızca kaybın öznesidir ne de kusursuz bir yeniden doğuşun.
Daha ziyade, anadilin yasını tutarken yeni dili bir evlat gibi büyüten; parçalı ama üretken bir dilsel varoluşu sürdürür.
Referanslar
Özdamar, E. S. (2013). Annedili (F. Doğan, Çev.). İletişim Yayınları. (Orijinal eser 1990 yılında yayımlanmıştır).
Özdamar, E. S. (2012). Aynadaki avlu (E. Tezel, Çev.). Yapı Kredi Yayınları. (Orijinal eser 2001 yılında yayımlanmıştır).
Heidegger, M. (1949). Über den Humanismus. Klostermann.
